La La Land - Neden Bu Kadar Önemli ?

La La Land 14 Dalda Oscar'a aday olarak gündem yarattı. Peki nedir La La Land, ve ne anlatıyor dünyaya ? Ve özellikle Türk sinema sektörüne.

İnsan “La La Land” gibi bir film izlediği zaman kendi ülkesine acımaktan geri alamıyor kendini. 

Kötüye giden bir çok şey var ama, sektörü ucundan kıyısından yakalamış biri olarak, gördüğüm hiç bir şey beni ülkemdeki sinema sektörünün içinde bulunduğu şu hain kıskaç kadar üzemiyor.

Günümüzde Türk sineması geniş kitlelere erişmek ve insanlık adına katma değer üretmek arasında bir seçim yaparken, sanki bunun bir orta yolu bulunamazmış gibi her seferinde dev bir mıknatısa yakalanmışçasına kolay paranın peşinden gitmeyi tercih ediyor. 

Tamam, lüks restoranlarda yemenize, mükemmel tatiller yapıp parayı efsane şekilde ezmenize kimsenin bir şey dediği yok. Peki ama Türk sinema kültürü ne olacak, ya toplumun kendisi ? Kim insana insanı anlatacak, gelecek yüzyılda insanlık dönüp geriye baktığında ne görecek bu topraklarda ?

Bir sürü problemimiz var ama, sinema geriye kalan her şeyi değiştirebilecek güçtedir ve bu inancın gücüyle değiştirebilmelidir de. 

La La Land’in önemi tam da bu noktada başlıyor.

La La Land, risk alarak, utanmadan aykırı hayaller kurmak ve bunları gerçekleştirmeye cesaret etmekle ilgili. Kendi sesimizi dahi zor duyduğumuz, sosyal etkileşimlerin tümüyle sanallaştığı ve yaşam standartlarının tepeden dayatıldığı 21. Yüzyılda, sanki bir akşam vakti elektrikler gitmiş de mum ışığında hep birlikte bir masal dinlemişiz gibi dinlendiriyor izleyiciyi.

Küresel çapta dikte edilen kimliklerin kalıplarına uymaya zorlanan, sırf uyumsuz olmamak için kendi kişiliğine, hayallerine, duygularına tepeden bakan, ihanet eden zombi bireylerle dolu bir dünyada, son 20 yılda kaybettiğimiz tüm o eski ama güzel şeylerin değerini hatırlatıyor bize.

Rengi git gide metalik tonlara dönen şu kubbenin altında, kubbesi olmayan, pastel renkli, sıcak ve küçük bir dünyaya geri çağırıyor bizi. O dünya ki, bir insanı Facebook profilinden tanımanın mümkün olmadığını düşünenler bile hayatta kalmayı başarıyor. Bakışlarımızın, ifademizin ve ses tonumuzdaki o hafif kırılmaların sanal klavye tıkırtıları arasında kaybolup gitmesine izin verilmiyor. 

Birey, kendisinden yada bir başkasından korkmuyor, ve toplumu bir çuval gibi sırtında taşımıyor. Tüm gürültü ortadan kaybolduğunda, kendini ve bir başkasını gerçekten duyabiliyor. Ve insanlar aşkı 21. yüzyılın gömdüğü yerden çıkarıyorlar sonunda. 

İnsanlık olarak ihtiyacımız var böyle filmlere. Ama hepsinden evvel, Türk toplumunun ihtiyacı var böyle bir pencereden hayata bakmaya. Operayı "ülke ülke olalı böyle zulüm görmedi" şeklinde karşılayan halkımızın müzikal filmlere gerçekten ilgi göstermesi için 14 dalda Oscar adaylığının bile yeterli olmayacağını düşünüyorum şahsen. Çünkü böyle bir dönüşüm dışarıdan değil, içeriden gerçekleşebilir ancak. 

Mevzu illa operayı, müzikali sevmekten ibaret değil. Yemişim operayı. Sevmeyi öğrenmek ve öğretmektir asıl dava. Farklı olanı tanımaya fırsat verecek olan o bilgece sabrı uyandırmaktır toplumda. 

Çünkü daha salondan çıkarken konusunu unuttuğumuz filmlerle devam edersek yolumuza, her zaman olduğu gibi müziğin gerçek gücünü yine ağıtlar gösterecek bize.

la la land emma stone Ryan Gosling sebastian mia Damien Chazelle